Sili cografik olarak dunyanin en tuhaf ulkelerinden biri bence. 4000 km'nin uzerindeki kuzey-guney dogrultulu arazisinin dogu-bati eksenindeki uzunlugu yalnizca 175 km. Bunun tabii filmle hicbir ilgisi yok; Sili demisken paylasmak istedim sadece. Sili deyisim de pek tabii filmin Sili diyarindan kopup gelmesinden ve o diyarda sayisi 70000'i bulan dadi/hizmetci meslegi uzerine psikolojik ve hatta psikiyatrik derinligi olan; Marksist ve aslinda onun da bir nevi onculu olan Hegelci sahip-usak diyaleginden beslenen bir hikaye yaratmayi basarmasindan. 30 yasindaki yonetmeni Sebastián Silva da cocuklugunu benzeri bir dadili evde yasamis. Zaten filme dekor olan ev kendisinin buyudugu ev, filmdeki erkek kardeslerden gununu masturbasyonla geciren en buyugu de kendi kardesiymis. Ah be Sebastián, 70000 de sayi mi allasen; bizim memlekete gelsen, tamami kayitdisi, Sunni, Alevi, Ermeni, Romen, Moldovali, Rus, Gurcu, Ozbek 72 milletten asgari iki katini bulur, o plan senin bu hikaye benim at kostururdun! Ama kabahat bizim canim kardesim, biz "temizlikci"/ "kadin" meselesini ancak hizmet ettigi evden kendi evine yorgun argin donen kadinin otobus sirasinda ve otobuste izdiham icindeki resimlerinden ibaret saniyoruz! Seni ailenden alikoyan baska bir aileye, asla bu yeni ailenin bir parcasi olamayacagini bilerek hizmet etmenin maddi/manevi yaralarini, yalnizca "hizmet" ve "emek" odakli degerlendiriyor; saygi gosterilmesine ragmen sevilmemenin, takdir edilmesine karsin iceri gonulden buyur edilmemenin, her bir ferdin sakli sirlarini bildigi ve bir nevi evin gercek patronu o oldugu halde disarida birakilmakligin ne menem seyler olabilecegi uzerine pek de kafa yormuyoruz. Sevilmemenin, dost edinememenin, anlasilamamanin ve aslinda anlatacak bir seye sahip de olamamanin ne kadar acitici olabileceginin farkina varamiyoruz. Sen bunlarin farkindaymissin; sana da, Raquel'i tum celiskileriyle ete kemige burunduren Catalina Saavedra'ya da helal olsun.Temmuz 12, 2010
La Nana (The Maid)
Sili cografik olarak dunyanin en tuhaf ulkelerinden biri bence. 4000 km'nin uzerindeki kuzey-guney dogrultulu arazisinin dogu-bati eksenindeki uzunlugu yalnizca 175 km. Bunun tabii filmle hicbir ilgisi yok; Sili demisken paylasmak istedim sadece. Sili deyisim de pek tabii filmin Sili diyarindan kopup gelmesinden ve o diyarda sayisi 70000'i bulan dadi/hizmetci meslegi uzerine psikolojik ve hatta psikiyatrik derinligi olan; Marksist ve aslinda onun da bir nevi onculu olan Hegelci sahip-usak diyaleginden beslenen bir hikaye yaratmayi basarmasindan. 30 yasindaki yonetmeni Sebastián Silva da cocuklugunu benzeri bir dadili evde yasamis. Zaten filme dekor olan ev kendisinin buyudugu ev, filmdeki erkek kardeslerden gununu masturbasyonla geciren en buyugu de kendi kardesiymis. Ah be Sebastián, 70000 de sayi mi allasen; bizim memlekete gelsen, tamami kayitdisi, Sunni, Alevi, Ermeni, Romen, Moldovali, Rus, Gurcu, Ozbek 72 milletten asgari iki katini bulur, o plan senin bu hikaye benim at kostururdun! Ama kabahat bizim canim kardesim, biz "temizlikci"/ "kadin" meselesini ancak hizmet ettigi evden kendi evine yorgun argin donen kadinin otobus sirasinda ve otobuste izdiham icindeki resimlerinden ibaret saniyoruz! Seni ailenden alikoyan baska bir aileye, asla bu yeni ailenin bir parcasi olamayacagini bilerek hizmet etmenin maddi/manevi yaralarini, yalnizca "hizmet" ve "emek" odakli degerlendiriyor; saygi gosterilmesine ragmen sevilmemenin, takdir edilmesine karsin iceri gonulden buyur edilmemenin, her bir ferdin sakli sirlarini bildigi ve bir nevi evin gercek patronu o oldugu halde disarida birakilmakligin ne menem seyler olabilecegi uzerine pek de kafa yormuyoruz. Sevilmemenin, dost edinememenin, anlasilamamanin ve aslinda anlatacak bir seye sahip de olamamanin ne kadar acitici olabileceginin farkina varamiyoruz. Sen bunlarin farkindaymissin; sana da, Raquel'i tum celiskileriyle ete kemige burunduren Catalina Saavedra'ya da helal olsun.Temmuz 11, 2010
Efter Brylluppet (After the Wedding)
Oluyorken olamamis, iyi kalpli izleyicinin beklentilerine yenik dusmus gibi hissettim Jacob - ki yine bir baska Mads Mikkelsen performansiyla karsi karsiyayiz - ne yonde karar verecegini acik ettiginde. Oysaki ters yonden istikamet halindeydi hikaye: Cocugundan yillarca haberi olmayan ve hayatini baska memleketlerin cocuklarina adayan bir baba, yillar sonra, emekci baba tarafindan cagrilip, bu varsil adam tarafindan cocugun bundan sonraki hayatinda ona goz kulak olmasi teklif edilirse ne yapar? Ustelik emanet edilenlerin icinde, cocugun annesi, yani malik babamizin eski sevgilisi, emekci babamizin karisi da varsa? Ve de tum bunlar, yaklasmakta olan bir olum nedeniyle oluyor ama olmeye giden iyi kalpli-tas gorunuslu varsil adam, tum bu iyilik tekliflerinin yaninda, pek tabii her insan gibi, olmekten delicesine korkuyor, "olmek istemiyorum!" diye once icten ice ardindan ciglik cigliga bagiriyorsa?Yonetmen koltugunda Susanne Bier oturuyor; ama hikaye ve senaryoda yine Anders Thomas Jensen imzasini goruyoruz. Kendisinin daha once izlemis oldugum iki filmindeki yogun kara mizah bu filmde kendini cok sinsice ilerleyen yogun bir drama birakmis. Karakterlerin her birinin sahip oldugu hikayeler ayrica islenmeye deger; ama bunun filmin temel odak noktasini bulaniklastiracagi korkusuyla hemen hemen hepsi ya kisaca gecistiriliyor ya da filmin bir aninda gosterilen bir daha donulmeyip orada birakiliyor. Bunun icin filmin mimarlarini suclayamam; soz gelimi Anna-Christian iliskisine, ya da Helen-Jacob mazisine zaman ayirmak cok seyler de goturebilirdi; ama yine de boylesi bir "her seyin yerli yerine oturdugu ve herkesin olduklari yerden azami memnun olduklari" mutlu son, bu filmin hikayesinin ve sormaya calistiklarinin agirligi yaninda biraz guduk kaliyor. Ha, bir de film 2007 Oscar odullerinde, Pan's Labyrinth ve Auf der Anderen Seite gibi iki olaganustu filmle kapismaya layik gorulmus Akademi tarafindan. Oyle de bir film, hakkini yemeyelim simdi.
Adams Æbler (Adam's Apples)

Dini butun birisi icin hidayete ermenin yolunun ancak Tanri'ya sorgusuz inanmaktan gectigini hissettirebilecek denli deruni bir film olabilecegi gibi dini eksik ve yarimlar; ama yine de dunyayi pozitivist sekulerler gibi matematik/mekanik dil uzerinden kavramaktan imtina eden benim gibi "yine de bir inanc mumkun" insanciklari icin hem matrak hem de anlamli bir film Adem'in Elmalari. Hikayesinin nasil gelisecegi ve sonuclanacagi henuz filmin basinda kolayca anlasilsa ve hikayenin kendisi oyle ahim sahim olmasa da; catiskilari, mucizeleri, diyaloglari, abdurdlukleri, semavi referanslari, yazarca izlekleri ve hepsini 90 dakika icine sigdirabilmesiyle gonlumu ilk bu filmiyle feth etmisti Anders Thomas Jensen. Hikayeyi burada fas edip keyif kacirmanin anlami yok; ama gordukleri karsisindaki saskinlikla pilini pirtisini toplayip baska bir yerde meslegini icra etmeye yol alan pozitivist Doktor'un da dedigi gibi, "hastalarin olmedigi, kafasindan vurulan insanlarin hastane bahcesinde hamburger yiyip guneslendigi" bir diyar burasi. Lakin fantastik degil pek, ya da "bunlar yalniz filmlerde olur Nalan" denilen her film kadar fantastik. Ama bunun otesinde, komik de. Rehabilitasyon ve sosyal hizmet amaciyla bir kilisede belli bir sure kalmasi gereken bir adet Neo-Nazi, kilisesinin ortasinda bir neo-nazi tarafindan agzi burnu kirilan bir adet rahip, yanlis bir hakem karariyla hayati kaymis ve akabinde kendini alkole ve kleptomaniye kaptirmis bir adet eski tenisci, Suudi Arabistan'daki topraklarini isgal etmis petrol sirketinden intikamini benzin istasyonlarini soyarak alan bir adet terorist ve Endonezya'da yattigi erkekten hamile kalmis seks duskunu bir kadin bir araya ne kadar getirilebilirse o kadar getirilebilmis tuhaf bir karisim. Ama her seyin mantikli olmasi da gerekmiyor ya! Kapanis, maruz kaldigi onca ilahi sinava ve cezaya ragmen inancindan vazgecmeyen Hz. Eyub misal rahibimiz Mads Mikkelsen'den gelsin: "Bu dunyada herkes mantigini kullansaydi hepimiz coktan yok olmustuk!"
Temmuz 07, 2010
Blinkende Lygter (Flickering Lights)
Her şeyi oyuna dönüştürebilen arkadaşlığa güzelleme niteliğindeki filmleri nedense daha bir sevip saymışımdır. Hatta cinsiyetçi dilden kurtulamamak pahasına, bu arkadaşlığın, kadını açıkça dışlayasıya bir erkek muhabbetiyle yoğrulmuş olması da ayrı bir tercih sebebidir. İçinden geçtiğim, sevdiğim, özlediğim özel anların aynası olduklarındır, hemen kızılmasın. Hele ki buralarda, uzaklardayken; geçmişe dair resimler daha bir canlı, belki gerçekte olduklarından daha da renkli görünür. Mazur görülsün. Yiyip içmelerin, sevip susup dökülmeklerin, tedirginlik ve hayalleri dile getirmeklerin, korkuları unutmaklığın en nefisidir "ama arkadaşlar iyidir" meclisleri. Nicedir oturamadık, Allah eksik etmesin!Bu güzel İskandinav filmi - ki yönetmeni Anders Thomas Jensen'in ismini sağda solda duyurmak için el altında bir yerlerde bulundurmak faideli olacaktır kanaatindeyim, Adam'ın Elmaları nam filmini de izledikten kelli - tam manasıyla bir "ama arkadaşlar iyidir meclisi" - bu film özelinde restaurantı - kurma hikayesi üzerinden yol alıyor. Gerçi baş karakterimizin - ki kendisi bu dört kişilik sakar çetenin reisi konumunda - hayatla ilgili planlarını gözden geçirme ve kendisiyle arkadaşlarını değişmeye zorlamasının arkasında ama güçlü ama dolaylı tesiriyle pek tabii bir kadın yatıyor; ama genel olarak filmde kadının adı da yeri de yok. Çocukluktan tevarüs arkadaşlıklarına sızmaya, onların eğlenme, yiyip içme, hayatı yaşama, yanisi var olma yollarına karışma cüreti gösteren bir başka kadın karakter hikayeye dahil olmuyor değil; ama onun akıbetini ne siz sorun ne ben söyleyeyim!
Mafyatik öykü çatısı, gücünü absürdlükten alan mizahı, (erkek) arkadaşlığa dizdiği övgüsüyle on numara film olmuş. Bravo.
Temmuz 04, 2010
Avaz-e Gonceshka (The Song of Sparrows)
Ailesinin gecimini saglama hususunda gucluk yasayan fedakar ve cefakar babanin dramidir benim icin dramlarin en drami. Majid Majidi'nin 2008 yapimi bu filmi temel olarak bu dramdan hareket eder; beri yandan kahramanini helal-haram kazanc arasindaki ince ahlaki cizgilerden gecirmekten de geri durmaz. Basroldeki Mohammad Amir Naji oyle oynamis ki bu dram yuklu ve celiskiler icinde yolunu bulmaya (mecazi anlamiyla degil) calisan babayi, Berlin Film Festivali'nde ona verilen en iyi erkek oyuncu odulunu birakin, butun oduller onun olsun, hakkidir. Filmi izlerken, ister istemez Turk sinemasinin henuz niye hala olmamis oldugunu ve Iran sinemasinin neden onemli bir sinema gelenegi oldugunu daha iyi secebilme firsati oldu. Bir insanin, isin icine para girdigi zaman degismesi ve ahlaki durusundan kah taviz vermesi kah onu yeni kosullara gore tadil etmesi temali filmler olarak, soz gelimi Reha Erdem'in "Kac Para Kac"iyla ya da Onder Cakar'in "Takva"siyla bu film karsilastirildiginda, Turk sinemasinin hamligi daha da ayan beyan tebaruz ediyor. Ornegin, Kac Para Kac, adinin hakkini verecek olcude takriben 1.5 saatlik filmin asgari 1 saatini gozlere "para"yi sokarak filmin ne hakkinda oldugunu biz izleyicilerine hatirlatmayi bir gorev biliyordu! Takva ise dini butun bir zatin parayla imtihanini kisa kesip karakterin donusumu ya da mucadelesini oldu bittiye getiriyordu. Sercelerin Sarkisi'nda ise, kivami iyi tutulmus, ana oykuyu bu mucadele tekduzeliginden kurtaracak yan hikayeler ve deve kuslari, japon baliklari ve sercelerin gorselligiyle zenginlestirilmis bir plandan soz etmek mumkun. Arada kulaga calinan birkac Ibrahim Tatlises sarkisi da cabasi.
Gaav (The Cow)
Hareketli matbaanin icat edilip basili kitap adedinin bir anda patlamasiyla bunalan 16. yuzyil Avrupali dusun ve yazi adaminin gundeminin belki de ilk sirasini, boylesine bir bilgi yiginiyla nasil bas edecekleri olusturuyordu. Etkili okuma yontemleri nelerdir, nasil not tutulur, baskalarinin okuma notlarina (ki bugun akademik dergilerin bircogunda normal bir sayi makalelerden cok boylesi kitap okuma notlarini - yanisi review- ihtiva etmekte) ne derece guvenilebilir gibi meseleler uzerine hazirlanmis yiginla rehber kitap bulmak mumkundu. Unutmak, nihayetinde onune kolay kolay gecilemeyen ve bu engellenememe hali cok aci veren bir hastalik. En azindan bana aci veriyor onca emek sarf edilerek zihne dahil ettirildigi dusunulen bir seyin sizden habersizce terk-i zihin eylemesi. 16. yuzyil kalem ehli biraz ortaligi bosuna velveleye vermis diye dusunuyorum. Bugunun, sadece bir yilda binlercesi cekilen filmler, binlercesi yazilan oyunlar, sarkilar, kitaplar vb dusun urunu iceren bilgi evreninde ayakta kalabilmenin yaninda, matbaa sonrasi kitap yiginiyla mucadele etmek cocuk oyuncagi gibi kaliyor. Dunya hala donmeye devam edecek olursa, bundan bes yuz yil sonrasinin dusunce mesaicisine simdiden sabir ve basari diliyorum.Bu uzun mukaddimenin sebeb-i telifi, unutma hastaligindan ve unutmasini engelleyecek sohbet meclisi ortami eksikligindan muzdarip bu fakirin derdini bir nebze dahi olsa tahfif edecek bu mecrayi yeniden ihya etme dilegi ve gayreti. Bazen yalnizca tek bir cumle bazense uzun tahliller ve baglantilardan olmasini umut ettigim sekilde, okunan her yayin, izlenen her film, dinlenen her sarkinin; hayatin geri kalaninin belki yalnizca bir aninda belki de sik araliklarla kullanilmasi ve dillendirilmesi icin gerekli zihni tekrardan bu vesileyle gecmesini temenni ediyorum. Kendi yazdiklarina zaman icinde donup tekrar bakma gibi bencil ve kendini begenmis bir tavrim oldugundan, burada yazilanlar basarili tekrarlar ve hatirlamalar olacaklar; buna inaniyorum.
Resimdeki film ise, artan Farsca (b)ilgim sayesinde filizlenmis Iran sinemasi mesaimin baslangic safhasindan bir not sadece. Devrimden 10 yil once, 1969'da cekilen bu film; devrim sonrasi Iran sinemasinin da rol modeli olmus. Zira, devrimle birlikte sinemalari yakilip yikilan, devasa - ve biraz da 70'ler Yesilcam'ina bir hayli benzeyen ama ondan hem adet hem de kalite baglaminda otede olan - Iran film endustrisi icin yolun sonunun geldigi bir noktada, Ayetullah Humeyni'nin kisisel begeni ifadesiyle benzeri tarz filmler yapma hususunda sinemacilari yonlendirdigi - ya da daha dogru ifadeyle onlara buyurdugu - film, Gaav'in (the Cow) ta kendisi. Bugun, Iran sinemasi denince akla gelen yalin, kadinlarin ortada pek gorunmedigi (bu nedenle cocuklar uzerinden anlati yollarinin tercih edildigi), sanatsal kaygilarin agir bastigi filmlerin ilham kaynaklarindan biri Gaav. Doktorasini UCLA'de yapmakta olan Dariush Mehrjui'nin henuz 29 yasindayken cektigi bu film, isin ilginc tarafi Riza Sah yonetimi tarafindan sansure ugruyor. Cunku modernlesme duskunu Riza Sah, filmde, Iran koylerinin geri kalmis resmedilmesinden rahatsizlik duyup ulke sathinda dagitimina cevaz vermiyor. Gizlice yurtdisina bir kopyasi sizdirilan ve Venedik Film Festivali'ne katilan film, Iran'in yurtdisindaki ilk festival katilimi ve ayni zamanda ilk odul kazanani da oluyor. Zira Altin Arslan'i katildigi gibi kapiveriyor.
Filmle ilgili zikredilmesi gereken pek cok sey var elbette. Ornegin bin yillarin degismez yerlesik yasam-gocebe kapismasi ve yerlesiklerin gocebelerden duydugu korku; yahut koy yasaminda ve koylulerin zatlarinda beliren gizil tekinsizlik; ya da sevilen kisi ve/veya nesnenin kaybi neticesinde masukla ozdeslesme ve benligin yitimi vs vs. Ama sahne olarak one cikan bir tanesi varsa o da benim icin su oldu ki, delirdigine ve kendi yontemlerinin (aslinda yontemsizliklerinin) ise yaramadigina kani olduktan sonra kendisini inek zanneden Hasan'i baglayarak sehirde hastaneye goturmeye karar veren koyluler - ve iclerinden bu ugurda en cok mucadele gostermis olani Eslam - yolda bir an durup o noktadan gayri hareket etmeye yanasmayan Hasan'in sirtina bir inekmiscesine degneklerle vurmaya, onu ittirmeye calisir. Cabalar, soylenenler, yapilmaya calisilanlar, iyi niyetler bir an gelir, anlamsizlasir. Her sey ve herkes, sartlarin getirdigi ve belki de gerektirdigi sekilde duruma uyum saglar ve insanligindan uzaklasarak "insan" kalir.
Mehrjui'nin devrim sonrasinda Iran'da pek de sevilmedigine dair bir seyler duydum. Humeyni'nin kendi ismini on plana cikarmis olmasindan mi yoksa devrim sonrasi cektigi filmlerin tuhafligindan mi - ki sonraki postlardan birinde Kierkegaard'in Korku ve Titreme'sinin merkezinde oldugu Hamoun filminden de insallah bahsederim - bilmiyorum. Ama Gaav benim icin, sirf, cagdasi - hatta biraz oncesi - Turk sinemasinda tasra ve koy yasami odakli filmleri izlemeye tesvik etmesi bakimindan dahi kaydadeger bir film oldu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)